Mack the Knife

Yağmurlar yağıyor biraz biraz
Bulutlar renkleri dağıtıyor az biraz
Sonra ben oluyorum bulutları sana dağıtan
Sen bana bakıyorsun gülümsüyorsun biraz

Deniz bize bakıyor taştı taşacak
Yüzünü dökme bu yağmurlar bize yağıyor
Sokaklar sarıları çağırıyor işte bak
Bütün renkler sana akıyor yeniden
Ben sana bakıyorum gülümsüyorum biraz

Gözlerini kapat diyorsun kapatıyorum
Ellerimi bul diyorsun buluyorum
Sen gülümsüyorsun biliyorum
İçimdeki çiçekler büyüyor biraz
Kıyıyorum ince ince koparıp veriyorum
Sonra sen bana bakıyorsun gülümsüyorsun biraz

Bill'in Çakışı

Oysa gün ikimize de aynı anda doğardı

Bulutlar aynı anda dolaşırdı üstümüzde

Aynı sokakta aynı adımları atardık

Kimi zaman da aynı anda bakardık denize


Bir rüzgarın ölümünü hayal ederdik, nasıl olurdu

İlk yaprak yere ne zaman düşecekti bu güz

Ne zaman bakardı bir bebek aynaya ilk kez

Yeni doğan bir martı ne zaman farkına varırdı uçmanın?


Ve bir kez daha bakardık aynı anda

Şu ikimizin de anlam veremediği denize

Ne kadar sığ, ya da ne kadar derin

Ne kadar da ulaşılmazdı ilerideki ada


Ve bir kez daha otururduk çimlere

Bir avuç mutluluk alırdık ellerimize

Topraktan kendimize boya yapardık

İnce ince yağmurlar sadece bizim yüzümüze yağardı

İki kişilik bir gökkuşağı olurduk seninle


Herkes giderdi

Ama o ağaçlar gitmezdi işte

Herkes boyun eğerdi rüzgara

Ağaçlarsa direnirdi bir şekilde

Çimlerin boyuysa uzardı zamanla

Direnirdi onlar da rüzgara

Kimse kesmedikçe.

Anlatabilmeliydim

Ne konuşmak istediğimi bilemeden senin yanına geldiğimde bana bir soru sorardın hep. Yazmanın verdiği o korku bu sorunun cevabıydı belki de. Neyi nasıl birleştirip sana ne söyleyeceğimi kararlaştıramadan konu değişirdi sürekli o zamanlar. Ve ben susardım. Her seferinde cümlelerimi tekrar, tekrar ve tekrar yutardım. Konuşmak terlemek demekti o zamanlar. Ve konuşmak, bazı duyguların ölümüydü. Sana bir şeyler söylediğimde içimden söylediğim binlerce cümle vardı oysa. Ama hayat bu ya, kurmak istediğim cümlelerin hepsi seni görene kadar sürerdi hep. Ben sadece "dur" diyebilirdim, seni birkaç cümle daha görebilmek için. İşte, hiçbirini söylemeyip senin için o saçma ve gereksiz olanı tercih etmiştim. Ve bunu sana söylediğimde yüzümde sahte bir gülümseme vardı. Sıradan ve normal olmaya çalışıyordum. En başından oraya gelmemeli ve ne söyleyeceğime karar vermeden seninle konuşmamalıydım. Kendi kendime bunları söylerken ve içimi yumruklarken sen bana bir şeyler söylüyordun sürekli anlamlandıramadığım. Ve önemsemediğim. Seni seviyordum, bu dediklerin neydi şimdi? Bu neydi? Neden ben orada can çekişirken sen hiçbir şey olmamış gibi o anlamsız havayı betimleyen sıradan konulardan konuşmalıydın? Ve neden sürekli gülümseyip gittiğinde yüzümde sarhoş bir ifade bırakırdın? Ne demiştin şimdi, bunlar ne anlama geliyordu? Ben ne demeliydim? Ve neden sürekli gülümseyip gittiğinde yüzümde sarhoş bir ifade bırakırdın? Bu soruyu kendime daha önce saymayı bırakacak kadar çok sorduğumu fark ettiğimde aslında çok çok çok uzaklara dalmıştım. Ve sen ayrılalı çok uzun zaman olmuştu. Ben hala orada onları düşünedururken sen benden çok uzaklarda bir yerlerde sütlü kahveni içiyordun. Belki de kahve makinesinin bozuk olduğuna çok üzülüp gününün geri kalanını çok kötü geçirecektin. Pardon, o bendim. 


Bana neden öyle demiştin? Benim bunu düşünmemi istiyor olabilir miydin? Çok az bile olsa içinden geçirmiş olabilir miydin, benim hissettiğimi sen de hissetmiş miydin? Yoksa sen de diğer herkes gibi içinden ne geçiyorsa söylemiş, söyledikten sonra ne dediğini bir kere bile düşünmemiş miydin? Ya da ne söylediğinin farkına varmış ve benim de farkına varmış olduğumu düşünüp, birkaç saniyeliğine de olsa üzülmüş müydün? Evet, bunu istemsizce fark etmiştin. Yüzünden okumuştum bunu. İçten içe farklı hissettiğini anlamıştın. Bir sonraki görüşmemizde "nasıl davransam da garip olmasa" diye uzun uzun düşünecektin. Belki de sen de bir şeyler hissediyordun. Ve ilk kez şimdi fark etmiştin bunu. Pardon, o bendim.

Bir şekilde senin ne düşündüğünü bilmek istedim. Anlıyor musun? Saçma da olsa seni böyle düşünmek güzeldi. Belki de ben bunları düşünürken sen hiçbir şey düşünmeden dans ediyordun; sıcak bir salon, yanında bir başkası. Yanında ben olsaydım, bir şey değişecek miydi? Düşünmek istemediğin onlarca şeyin yanına bir yenisi eklenecek ve sen hala geçenlerde izlediğin o filmin ne kadar güzel olduğunu aklından geçirmek isteyecektin. İçindeki onlarca gereksiz sıkıntıdan bir tanesi olacaktım ben; ama sen, her zaman aklımdaydın işte. Ve içimdeki yüzlerce sıkıntıyı tek başına savurabilirdin. Savururdun da. Eminim buna. Belki de bu yüzden bundan sonra, yapacağım her eylemi seninle yeniden karşılaşma olasılığına karşın tekrar, tekrar ve tekrar gözden geçirecektim.

Arkada, Ella Fitzgerald'ın söylediğini sandığım bir şarkı takılmıştı kulağıma. Bu bir işaret miydi? Bu tür işaretler söz konusu olduğunda ben şanslı biri sayılmam. Genelde hep "iz sürücü" olmuşumdur aslında. Bu şarkıların hiçbir anlamı olmadığını bildiğim halde bir yerlerden bir duygu gürültüsü çıkarabiliyorum. İşte, böylece seni daha kolay bekleyebiliyorum. Yanılsama diyeceksin, evet; ama benim için hayallerime kısa yoldan tırmanmak gibi bir şey bu. Neyse, sen çoktan gittin. Ve ben bu kez bu filmi tek başıma izleyeceğim. 

Kadıköy güzel yer diye iç geçirdim sonra. Muhtemelen oturduğum barın bulunduğu sokaktan defalarca kez geçmiştin sen de. Belki de burada, bu masada başka birisiyle oturmuştun. Neler konuşmuştunuz? Belki de tek başına bambaşka hayaller düşlemiştin sen de. Pardon, o bendim. 

Anlatabilmeliydim. O zaman her şey farklı olurdu, evet, blues dinlemez ve gözüm kapalı uyuyabilirdim. Bir su bardağı rendelenmiş havuçla iki kişilik kek yapabilirdim. Anlatabilmeliydim. Şimdi neye yarar, duymayacaksın. Yağmur ne güzel yağıyor şimdi. Sesini duyuyor ama ıslanmıyorsun. Halbuki biz tam da bu kaldırımda, buna benzer bir yağmurda ıslanmayı becerebilmiştik. Tek başına ıslanmak zor, söylemiştim sana bunu.

Ben hala sana ne dediğimi ve senin bana ne dediğini içimde tekrarlarken, sen belki de benim gibi birilerine aynı şeyleri söylüyordun. Ya da bir başkası seninle birlikte yatağına uzanmış, tamamen farklı şeylerden bahsediyordu. On saat önce kiminle ne konuştuğunu çoktan unutmuştun belki de. Bütün anlamlar yok olmuştu, öyle ya, belki de hiç var olmamıştı. Ben yine aynı aptalım, ne yapıyorum biliyor musun? Evet, aynı yerde aynı masada otururken, senin tesadüfen çıkıp karşıma oturma olasılığını hesaplıyorum. Hesaplayamadım. Gelmedin. Aniden çıkıp gelmeni çok isterdim oysa. Birden, hiç hesapta yokken. Bu akşam eve döndüğümde senin ne düşündüğünü umursamayacağım. Sadece nasıl konuşmam gerektiğini kendimle uzun uzun tartışacağım. Yanımda başkaları olacak, büyük bir kadehi ağzına kadar dolduracağım yine. İnsanlar "iyi misin" diye soracak. 

İyi miydim? Bugün seni gördüğümde çok iyiydim aslında. Sen gittikten sonra ne kadar aptal olduğumu düşündüğüm için günün geri kalanında pek iyi olduğum söylenemez. Keşke "sen gittikten sonra" ismindeki o dramatik evre başıma bela olmasaydı. Belki de başka bir evrende, hiç var olmamıştır bu? Belki de başka bir gerçeklikte, sürekli yanımdasın. O zaman güzel olurdu, çünkü o zaman sana bakardım; sonra ne düşündüğümü üç saniyede unutup tekrar sana bakardım. Belki de hep aynı şeyi düşünürdüm, belki de her defasında farklı bir şey hayal ederdim. Önemi var mı? Bırak hatırlamayayım. Bırak da sana bakıp kaybolayım. Bırak, tek hatırlayacağım o tuhaf his olsun. Bırak, senin sıcaklığını ve farklılığını anlamlandıramayayım. 

İşte, hayat beni bu klişelere getirecek kadar sanaldı artık, ve şimdi, benim için sadece yanılsamalar ve küçük anlamsız ayrıntılar ile dolu. Çok güzeldin, o kadar güzeldin ki ben senin bu güzelliğini karşılayabilecek doğru kelimeleri asla bulamayacağım için kendimden utanıyordum. Edebiyattan anlamazdım ama anlamayı hep istedim. Kuru kuru "çok güzelsin" demek olmazdı, bunu gururuma yediremezdim ve senin güzelliğine haksızlık ederdim. Dedim ya, konuşmak bütün anlamları yok ediyor. Ve bu, beni dayanılmaz bir melankoliye doğru sürükleyecek, biliyorum.

Bütün bunları düşünürken kayboldum yine. Ama farklı bir kayboluş bu. Dedim ya, sen çok farklıydın, çok sıcaktın. Oysa ben soğuktum. Ve istediğimde, insanları korkuturdum. Anlarsın ya, uykumun geldiğini gözüm ağrımaya başlayınca fark ederim ben. Yapmak istediklerimi hep bir sonraki güne bırakırım. Doğuştan geç kalırım ben! Zamanı parayla satın almaya çalışırım; ama bildiğin gibi, zaman çok pahalı. Anlatabilmeliydim. Üzgünüm.

Nasılım, nasılsın, nasıl


Sapsarı bir gündüze uyanıyorum
Masmavi bir geceden kalkarak
Dudaklarından sözcükler akıyor
Ellerimi boyuyorsun yavaş yavaş
Oturup seni dinliyorum,
Dayanılması zor gülüşlerin
Birlikte zamanı boyuyoruz
yavaş yavaş.

Biliyorum,
Eksildikçe büyüyeceksin içimde
Kabından taşacaksın bir gün
Küçük tekneler salacağım gökyüzüne
Kurşun askerlerim eriyecek zamanla
Bir kez daha ben olamamanın
   korkusunu
        yaşayacağım.
Bir balık gibi her şeyi bildiğimi sanıp
Zaman içinde kaybolacağım
Kayboldukça büyüyeceksin içimde.

Gidiyorsun

Gidiyorsun, bunu biliyorum
Gözlerim gözlerinin önünde duvar oluyor
Yüzüm yüzün oluyor
Ellerim ellerin.
Ben gidiyorum,
Sen kalıyorsun.


O yıllarda

Elmas gibi dönüyordu dünya
Parça parça ışıkları üstümüzde bir leke
Bir çocuk
Özgürlüğünü kustu üzerimize
Ve sordu
Nedir yaşamak?

Yaşamak o yıllarda
Bir ayçiçeği tarlasında
Koşmaya
Benzerdi
Sürekli peşimizde havlayan
En büyük korkumuzdu zaman
Ve en kötü suçumuz
Ham meyveleri yemekti.

Görmek o yıllarda
Sapsarı bir rengin
Ötesine geçemezdi
Konuştuğumuz kadardı aklımız
Ve yaralarımız
Dizlerimizden ibaretti.

Sevmek o yıllarda
İki el arasında sıkışmış
Rüzgardı
Ayaklar altında esen
Bahardı
Papatyalarla süslenmiş

Özgürlük o yıllarda
Çok da önemli değildi yani
Gün batana kadar
Dışarıda kalabilmekti
Yani bir elmayı koparmak
Ya da bir dondurmayı
Çok soğuk bir havada
Yemekti
Bir sineği öldürmek kadardı
Yerine göre
Yosunlarla kaplı bir denizde
Yüzmekti.

Oysa çocuk şimdi
Saf bir mutluluğun elçisi
Olmaktan uzak
Çok uzak
Sorularla yaralanmış
Ve korkak

Yani şimdi
Yaşamak kimine göre
Derin bir denizi anlamlandırmak
Her gün bir soruyu daha
Cevaplamak
Koşmak değil de
Yürümek ağır ağır
Nefes almayı
Başarmak.

Görmek şimdi
Bir çocuğun yüzüne bakabilmek
Gölgelerin arasında
Bütün renkleri
Göz aşinalığıyla da olsa
Seçebilmek.

Sevmek şimdi
İki el arasında
Olmaktan uzak
Çok uzak
Mevsimse
Mevsimlerin karıştığı
Sevinçse
Hüzünlerin karıştığı
Ve gülmekse
Her zaman
Gözyaşını
Çağırdığı
Sarıların arasına
Siyahların sıçradığı
Bir boşluk rüzgarında
Sallanıp duran
Zayıf bir salıncak

Özgürlük şimdi
Çok da önemli değil yani
Kimine göre bir kalem
Ki güçlükle yazan
Kimine göre bir kağıt
Rüzgarda savrulan

İşte şimdi
Kaçıyoruz hepimiz
Hepimizden
Çocuklardan ve ölülerden
Bir sivrsisinek vızıltısına bile
Dayanamıyoruz
Ellerimiz temiz olmaktan uzak
Çok uzak
Ve durmaksızın ilerleyen zaman
Kovalıyor bizi
Sürekli
Ve her gün soruyoruz,
Kimimiz bir, kimimiz üç kere:
"Şimdi nereye?"

Gitmek

İçimde
Sürekli bir yerlere gitme isteği
Gitmenin
Nereye olursa gitmenin
Kaldıramadığım o umutsuz
Kuru ve loş üzüntüsü

Geçenlerde oturmuştuk biriyle
Gitmek demişti
On beş gün içinde
Üç dört günlüğüne
Kaybolmak başka şehirlerde
Ne güzel olurdu

     gitmek, belki de
     bir rüya, zaman zaman
     gördüğüm, ve
     içinde yaşadığım
     o ayçiçekleriyle dolu
     bin hüzün tarlası
     ne zaman olursa
     gidecek, geri dönecek olsam
     o bulutlu aydınlık
     o soğuk güneş
     kaldırımların ortasına yaptığım
     kırık camdan kulelerim
     ne zaman, ne zaman olursa
     yeniden, yeniden düşlerim

     annem çağırır beni:
     "hadi oğlum!"

Geçenlerde oturmuştuk biriyle
Gidelim demişti
Nereye olursa
Gidelim
Şöyle bir iki günlüğüne
Serin sularda yüzelim
Gidelim